EDEBİYATIN GÜCÜ

 

Milattan Önce 388 yılında filozof Platon, Atina Kenti Yöneticilerini, tüm şair ve öykü anlatıcılarını sürgüne göndermeye zorlar. Onların toplum için birer tehlike olduğunu iddia eder. O gün bu gün toplumları yönetenler şairlerden, yazarlardan kısaca sanatçılardan hoşlanmazlar.         
Öncelikle sanatçının onların düşünce ve politikalarını onaylamasını, desteklemesini isterler. Bunu yapanı baş tacı eder, onları toplumu yönetmek için kullanırlar. Hayır diyeni önce çeşitli yöntemler kullanarak caydırmaya, hizaya sokmaya çalışırlar. Olmazsa toplumdan dışlanmasını sağlamak için çamur atma, lekeleme kampanyaları devreye girer. Bu yöntemler işe yaramazsa susturmak için hapislerde çürütürler, hatta öldürürler. Bizim gibi otoriter toplumlarda bu tavır daha belirgindir. Günümüze kadar uzanan tarihimiz örneklerle doludur.
Politikacı düşüncelerden korkar. Eleştirilmekten, hatalarının, yalanlarının ortaya konulmasından korkar. Gücünü ve koltuğunu kaybetmekten korkar. Korktuğu başına gelmesin diye, gerçeklerin üstünü örtmeye uğraşır ve kendininkinden farklı düşüncelerle savaşır. Onları ortadan kaldırmaya çalışır. Dünya bu savaşta olmadık yöntemler geliştirmiştir. Düşünceye karşı savaş, düşünce ileten, yayan organları ve yayınları kontrol altına alarak başarılı da olabilir.
Yazarlar ise, açıktan açığa düşüncelerle ilgilenmezler. Düşünceleri duyguların içine gizlerler. Platon burada hissedilenin yine de düşünceler olduğunu bilmiştir. Her etkili öykü bizlere bir düşünceyi aktarır ve onu duygularımız yoluyla dayatır ve bizi inandırır. İnsanlar öykülerdeki duygularla birbirlerine dokunurlar, birbirlerini hissederler ve birbirlerinden güç alırlar. Sanatın ve edebiyatın gücü duygulardan, inanmaktan geçer. İyi öykü anlatıcıları, öykü, şiir, roman, sinema, tiyatro yapıtları ile düşünceleri topluma sanatlarıyla aktarır, inandırır ve yayarlar. Bu anlamda Platon haklıydı, öykü anlatıcıları yani edebiyatçılar otoriter toplumlar için tehlikeli insanlardır.
Platon gibi otoriter kişilikler ve toplumlar, fikirlerden değil duygulardan korkarlar. İktidarda olanlar, insanların hissetmesini istemezler. Düşünce kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir. Bu gün düşünceleri şekillendirmek ve yönlendirmek için mühendislik yöntemleri kullanılıyor. Ama duygular inatçıdır, doyurulması, yönlendirilmesi olanaksızdır. Duyguların gücüne örnek olarak Gezi olaylarını düşünün; tamamen duygusal bir temele dayalı, minicik bir yeşil alan savunmasını otorite nasıl karşıladı. Duyguların topluma dalga dalga yayılmasından nasıl korktu. Başka seçenek denemeden nasıl doğrudan duygularının peşindeki insanları yok etmeye girişti.
Sanatçılar, ilk çağlardan, Platon’un zamanlarından bu yana, yalanları açıklayarak, yaşamın gücünü vurgulayarak, değişim için tutku ilham ederek otoriteyi tehdit ederler. Zorbalar iktidarı ele geçirdiklerinde, idam mangalarının yazarın kalbine nişan almasının nedeni tam olarak budur. Aslında sanatçının yaptığı şey sadece ‘gerçeği anlatmak’ tır. Yalanların ve yalancıların dünyasında, gerçeği anlatan dürüst bir sanat, bir edebiyat yapıtı her zaman sanatçı için bir sosyal sorumluluk tavrıdır.

Rezan Özger